bolge 1: forumlar

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

Yukarıdaki konulara uymayan mesajlarınızı buraya yazabilirsiniz.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti Abdurrahman » 20 Oca 2008, 23:58

Resim
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

Kanuni Sultan Süleyman’ın, tahta geçtiği zamanlar Avrupa’nın bilimle ve sanayiyle yeni yeni tanıştığı, coğrafi keşiflerin başladığı zamana denk gelir. Bu zamanda Osmanlı dünya’nın tek hakimidir. Osmanlı, tüm dünyaya parmak ısırtacak derecede ilerlemişti. Afrika, Asya ve Avrupa’da (üç kıtada da) hakimdi. Hazine, İran ve mısır seferleriyle ağzına kadar dolmuştu. Tüm devlet kademeleri de oldukça düzenliydi ve Osmanlı’da çok başarılı devlet adamları vardı.

Kanuni Sultan Süleyman, tahtı Yavuz Sultan Selim(‘2. Selim) gibi idealist ve prensiplerine ölesiye bağlı bir hükümdardan devraldığı için talihlidir. Osmanlı, en parlak devrini Kanuni Sultan Süleyman’ın zamanında yaşamıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın, seferlerde orduyu bizzat kendi yönetmeyip, askerlikten kendinde daha üstün birini serdarlığa tayin etmesindeki olgunluğu ve balkanlarda ile tüm Osmanlı Devleti’nde yaptığı düzenlemeler, Kanuni Sultan Süleyman’ın ne kadar büyük bir yönetici olduğunu gösterir. Fakat Kanuni Sultan Süleyman’ın, karısının her istediğini yapması ve Hürrem Sultan’ın devlet işlerine karışmasına izin vermesi O’nun yaptığı hatalardandır. Kanuni, karısının iftiralarına inanarak çok yetenekli bir şehzade olan Şehzade Mustafa’nın ölümüne yol açması buna örnektir.

Osmanlı Mohaç meydan muharebesini kazanarak Macarları hakimiyetine almış ve Macar Arşidükü Ferdinand’ı, Osmanlı Sadrazamına denk sayarak Macarlara hakim olduğunu hissettirmiştir. Mohaç savaşında da olduğu gibi akıncılar her zaman Türk ordusuna büyük katkılar sağlamışlardır. Akıncılar, geçimleri devlet tarafından karşılanmamasına rağmen, ömürlerini devletleri uğrunda meydan muharebelerinde, cenklerde, gaza meydanlarında geçiren ve yatakta değil, at sırtında devlete hizmet ederek ölen insanlardır.

Macarlar, Türklerle öyle içli dışlı olmuşlardı ki, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Almanya seferine ve Viyana kuşatmasına katılmışlardır. Macaristan fetholunduğunda oradaki heykel sanat eserlerinin dine aykırı olduğu gerekçesiyle yıkılıp tahrip olmasını önlemek için, padişah kendi şalını heykelin üstüne örterek heykelin yıkılmasını önlemiştir. Macar toprakları kısa sürede Türkleştirilmiştir. Macaristan’a saraylar, camiler, mescitler, medreseler, sebiller, türbeler, tekkeler, imaretler, köprüler, hanlar, çarşılar, pazarlar, ziyaret ve mesirelerle tipik bir Türk beldesi olmuştur. Sadece Budin’de 21 cami, 16 mescit, 7medrese, 6 mektep, 300 dükkanlı çarşısı, 5 tüccar hanı ile sayısız tekke ve sebil yapıldı.

Osmanlı’da var olan dünyanın ilk asker bandosu olan mehterin askere verdiği morali gören Avrupalı devletler de kendi askeri bandolarını oluşturmuşlardır. Böylece yayılan bu sistem şu an tüm dünya da kullanılmaktadır. Mehterin çeşitleri vardır. Mehterhanede aynı müzik aletinden kaç tane bulunursa, mehterhaneye de ona göre iki kat, üç kat, beş kat, yedi kat, dokuz kat, on iki kat olarak adlandırdı. On iki kat bando padişaha aitti. Sefere çıkarken bu ikiye katlanır ve yirmi dört katlık mehter çalınırdı. Bir kösü yirmi beyaz deve taşırdı. Kalelerde kös vurulduğunda ‘yektir ALLAH’ demek usuldendi.

Kanuni Sultan Süleyman, devrinde birçok yer fethedilmiş denizlerde ve karada sayısız askeri başarıya imza atılmıştır. Karada, Tebriz Bağdat, Azerbeycan, Aden, Macaristan, Estergon, Peçevi, Estoni, Belgrat, yemen, Maskat, Midilli, Van ve daha nice yerler fethedilmiştir. Denizlerde de büyük başarılara imza atılmıştır. Barbaros Hayreddin Paşa, fethettiği Cezayir’i Osmanlı’ya armağan ederek Osmanlı kaptan-ı Deryası oldu. Preveze deniz savaşını kazanarak, Osmanlı’yı akdenize hakim olan devlet konumuna getirdi. ‘Barbaros’ ünvanı, İspanya’daki Müslümanlara olan yardımlarından dolayı kendisine verildi.

Osmanlı fetihleri tüm hızıyla sürerken, Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı büyük bir hata vardı. Bu Hata Osmanlı’yı dünya liderliğinden alıkoyacak ve Osmanlı’nın yıkımına sebep verecek kadar büyüktü. Kanuni Sultan Süleyman, hanımı Hürrem Sultan’ın iftiralarına kanmış ve Hürrem Sultan‘dan olmayan iki oğlunu öldürtmüş, öldürülen şehzadeleri eğiten bilgili ve becerikli devlet adamı İbrahim Paşa’yı da öldürtmüştü. Tüm bunlar batılıların ‘Roxolona’ olarak isimlendirdiği Hürrem Sultan’ın, tezvir ve iftiraları sonucu meydana gelmişti. Bundan sonra Osmanlı tahtına geçecek yeteneksiz ve beceriksiz bir kısım padişahlar yüzünden Devlet-i Al-i Osmaniye’nin, dünya üstünde olan hükümranlığı sona erecek ve yerine batılı devletler geçecekti.

Osmanlı-İran muharebelerine son veren ve Osmanlı’nın batıya daha rahat yüklenebilmesini sağlayan Amasya antlaşması imzalandığında, sonunun geldiğini anlayan batılı devletler üzülmekteydi. Çünkü, Osmanlıların İranla yaptığıu savaşlar, Avrupalı devletlerin ekmeğine yağ sürüyordu. Fakat, bundan sonra Osmanlı devleti hep Avrupa’ya yüklenecekti. Avrupalı devletler bunu düşündükçe kahırlanıyor ve korkuyorlardı. Fakat Osmanlı’daki saray entrikaları, saray hanımlarının devlet işlerine karışmaları ve beceriksiz yöneticilerin daha çocuk yaşlardayken tahta oturmalarının, yönetimi Valide sultanların ele geçirmesini sağlaması yüzünden avrupanın başına korktuğu gelmemiş ve Avrupalı devlet derin bir nefes almışlardı.

16. ve 17. yüzyıllarda Türk medeniyeti ve bu medeniyeti teşkil eden mihrak noktalarından biri olan İstanbul, bu günle karşılaştırılamayacak kadar ahlaki ve estetik kıvamda zirve idi. Şüphe yok ki Osmanlı medeniyeti, bir dış medeniyet olduğu kadar da bir iç ve ruh medeniyeti idi. İşte bu medeniyetlerin birleşmesi İstanbul’u güzeller güzeli haline getirdi. Fakat, Türk İstanbul’un karakteristik çehresini yapan başlıca şehri büyük küçük, dini-milli merkezler etrafında toplayan site fikriydi. Öyle ki cadde cadde, sokak sokak bulunan mescitler, sebiller, camiler, hamamlarla dolup taşan şehir, Türk-İslam kültürüyle yoğrulmuştu. Toplum ne istediğini bilecek seviyeye erişmişti. Gözün gördüğü, elin değdiği, kulağın duyduğu her şey, mutlaka milli veya milli ve mahalli idi. Zira, cemiyet en güzele, en sağlama, en doğruya ancak bu şahsi kisveyi giydirdiği takdirde ulaşabileceğini, sevkitabiiye has ferasetiyle bulmuş idi.

Osmanlı medeniyetinin dünya önüne serdiği mucize yeni bir mimaride, yine bir tasfiye ve terbiye haddesinden geçmiş bu Müslüman-Türk dehasının müşterek zaferidir. Osmanlı mimarisinin tecellilerini en güzel İstanbul’da görürüz. Fatih, İstanbul’u aldığında, İstanbul’da sadece Ayasofya vardı. Daha sonra padişahlar tarafında n yedi tepeye yaptırılan selatin camileri ve diğer saray, mescit, konak ve sebillerle mimari cennet haline gelen İstanbul, Osmanlı’nın mimaride ne derecede ileri o zamana göre tamamen şimdi ise kısmen ulaşılamayacak bir noktada olduğunu gösterir. Bu hünerler, asrın meşhur mimarları olan Mehmed Ağaların, Ahmed ağaların, Süleyman ağaların, Mustafa Ağaların, Davud Ağaların, Hayreddin Ağaların, Muslihiddin Ağaların, Kara Şaban Ağaların, Hüseyin Çavuşların ya da sadece Koca Sinanların karı idi. Bunu şu şekilde ispatlayabiliriz; günümüzde sözde mimari o kadar gelişmiş, demir ve betom kullanılarak yapılar meydana getiriliyor. Peki ya neden eskisi kadar büyük eserler meydana gelmiyor. Bu sorunun cevabı mimarların yeteneklerinde saklı.

Osmanlı mimarlık sanatında Sinan, bir orkestrasyondu. Fakat acaba Türk sanatını idare eden milli zevkin yarattığı ahenkte Arap’tan, Acem’den, Roma ve Bizans’tan hatta Latin Avrupa’dan çıkmış yabancı çizgiler yok muydu? Belki vardı, fakat bu evvela ağızda çiğnenip sonra midede sindirilerek kan haline gelmiş ve kan haline gelmiş bir ekmeğin kendi özelliklerini yitirmesi gibi, temsil ve hazmedilmiş temler olmalı idi ki, sıfatını ve zatını tebdil ederek kulluk ettiği efendisinin şahsında fani olup erimişti.

Yavuz’un, Kanuni’nin ordularıyla bir yeniçeri neferi olarak Asya, Afrika ve Avrupa’yı dolaşan Sinan, İran, Turan, Roma ve Bizans teknik ve estetiğini bir kıyas malzemesi olarak karşısına almak fırsatı bulmuş, bahtlı bir sanatkârdır.

Başlangıçta, ordunun yapı işlerinde gösterdiği yaralıklar, onu adım adım yürüyen yeniçeri sınıfından alıp sekban sınıfına atlatarak, altına bir at verip ordunun önü sıra geçirmiştir. Ama çeyrek asır süren bu seferlerde Sinan Usta, sanki at ayağıyla değil iki görünmez kanat ile Çaldıran’dan, Tebriz’e uçmuş, İran mimarisinin sırları ve incelikleri üzerinde gezinmiş, Belgrat’tan Budin’e süzülerek Balkanların ve Orta Avrupa’nın, manastırlarını, kiliselerini seyretmiştir. Dönmüş, Kudüs’ün ve Şam’ın kemer ve kubbe güzellikleri üstünden geçerek, Memlûkler saltanatının Kayıtbay ve Kâlavun örneklerinin dış zerafetleri önünde düşünceye varmış asırlar boyu türbeleri ve küt minareleri üstünden kanat çırpıp, Harameyn’in vecd ve aşk kaynağında demlenip murakebeye dalmış ve nihayet Bursa, Edirne ve İstanbul merhalelerinin, zaferini ilan etmiş Osmanlı mimarlığını,bir sanat, tefekkür ve tecrübe yayığımda döğerek yeni bir terkip, yeni bir cevher, yeni bir şahlanmamın çıkışını idrak etmiştir.

Sinan’ın ordu hizmetindeki yararlılıkları çok büyük, fakat tabiatıyla mahduttu. İşte, kadirbilir Vezir Lütfi Paşa’nın eli,bu müstesna istidâdın üzerine uzanarak, onu askerivazifeden alıp, sivil mimari sahasının imkânlarıyla karşı karşıya getirmek suretiyle eşsiz bir vatan hizmetinde bulunmuştur.

Mimar Sinan’ın baş yapıtlarında olan Süleymâniye’nin inşaatı başlarken, abidenim temel taşını koymak şerefini, Kanuni Sultan Süleyman kendisine tahsis etmemiş bu vazifeyi devrin fazilet ve bilgi abidesi olan Ebussuud Efendi’ye bırakmakla, ilme ve insanlığa bir cemile ve saygı göstermişti. O günden yedi yıl sonra, Haliç’e, limana civar ve karşı yakalara göğüs geren bu efsanevi beden, yarım kafiyeler gibi, büyük kubbenin etrafını kademe kademe yumuşatan kesik kubbeler, bir güzelin ardınca sürülen etekler misali, ayaklarının ucuna düşüp yayılan dalga dalga medreseleri ve türbeleriyle Bursa’da, Edirne’de ve İstanbul’da şaheserler veren, Osmanlı mimarlık sanatının yeni nizamını, yeni uslubün yeni kararını ve yeni zaferini müjdeliyordu.

Şüphe yok ki Sinan, Ayasofya’ya takdir ile bakmış, fakat tekniğinde olsun, estetiğinde olsun onu geri bırakırken basamak olarak Bizans’ı değil, Osmanlı an’ane ve tecrübesini geliştirip kullanmıştır. O, hem iç hem dış görünüşe aynı derecede ehemmiyet vermiş ve Bizanslılar gibi mabedin ağırlık merkezini kemerlere ve kubbelere yüklememiş, ikinci dercede kemerlere taksim ederek, hem teknikte hem estetikte şahsi bir stil yakalamıştır.

Baki, bira yandan Türk dilinin köklerini toprağa salarken, dalını budağını göklere çıkaran bir şairdir. Fakir bir müezzinin oğlu olarak dünyaya geldi. Fakat daha sonra medrese eğitimi gördü ve divan edebiyatının en büyük şairlerinden biri oldu. Bir beyti;

Kadrinî senk-i musâllâda bilib ey Bâki
Durup el bağlayanlar karşuna yârân saf saf

Hele gönlünüde gözünü de İstanbullu Baki gibi, ikbal ve şöhret ufuklarında ihtirasla kanat çırpmıyor, padişaha musâhiplik etmiyor, kadılıklar, kazaskerlikler peşinde koşmuyordu. Bir kaç beyti;

1 Fuzûlî ister isen izdiyâd- rütbe-i fazl
Diyâr-ı Rûm’u gözet terk-i hâk-i Bağdâd et

2 Edemem terk Fuzûlî ser-i kûyun yârin
Vatanımdır vatanımdır vatnımdır vatanım

DEVŞİRMELER ARASINDA HIRİSTİYAN TÜRKLER MESELESİ

Devşirmelerden en önemlisi de kuşkusuz Sokullu Mehmet Paşa’dır. Sokulu, Osmanlı;’nın, Avrupa’nın başlattığı reform , Rönesans, Amerika’nın keşfi ve Sanayi İnkılabını umursamamasına karşı çıkarak,Osmanlının doğudaki Türk devletleriyle birleşmesi gerektiğini düşünüyordu. Bunun içinde Don suyu ve Volga ırmağını birleştirerek, Karadenizken, gemilerle Hazar Denizi’ne inmeyi planlıyordu. Fakat, bunun kendisi için zararlı olduğunu düşünen Kırım, buna engel oldu. Fakat, daha sonra bu proje gerçekleşemediğinden istiklalinden oldu.

Sokullu’nun diğer fikri ise Akdeniz’de bulunan güçlü Osmanlı donanmasını, Kızıl Deniz’le, Akdeniz’i birbirine bağlayan bir kanal açarak Hint okyanusuna geçirmekti.Eğer bu proje gerçekleşebilseydi, Osmanlı, Hint Okyanusu’na yapacağı seferlerden elde edeceği gelirle ekonomisini düzeltebilir ve İngiltere’nin Hindistan’da sömürge kurmasını engelleyebilirdi. ama ne yazık ki bu gerçekleştirilemedi. :oops: :cry:
Mehmed Akif'in dediği gibi;(O'nun söze başladığı yerde bize susmak düşer.)
Geçmişten adam hisse koparmış...Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi vardır?

"Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar.

Hiç ibret alınsaydı,tekerrür mü ederdi?



Abdurrahman Ayyıldız
En son Abdurrahman tarafından, 09 Kas 2008, 20:31 tarihinde değiştirildi, toplamda 4 değişiklik yapıldı.
Kullanıcı avatarı
Abdurrahman
Üye
Üye
 
İleti: 125
Kayıt: 30 Kas 2007, 00:19
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0
Notebook markası: HP

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti The Wind » 21 Oca 2008, 00:36

Paylaşım için sağolun... ;)
Lütfen özel mesajla yardım istemeyiniz.Site kuralları için tıklayınız.
TOSHIBA A200-1AH//PEUGEOT 207 1.6 HDI Premium 90bg
Kullanıcı avatarı
The Wind
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
 
İleti: 2766
Kayıt: 12 Kas 2007, 00:42
Konum: Cote de Ivory
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti hacas » 22 Oca 2008, 10:10

heyt bee biz kimlerin torunlarıyız görün tutturmuşsunuz notebook ne notebook u dizüstü :D biraz milliyetci olun dilimizi dinimizi vatanımızı satmayalım sattırmayalım her anlamda
...TÜRKÜCÜ DEĞİL ÜLKÜCÜ OLUN...
hacas
Üye
Üye
 
İleti: 93
Kayıt: 18 Oca 2008, 16:26
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti hacas » 30 Mar 2008, 16:48

Artar cihadla şanımız
Fahr-i Resûl sultanımız
Şer-i bize insanı Hak
Uğrunda aksın kanımız.

Türk oğluyuz
Ünvanlı, namlı, şanlıyız
Allah deyu harb ederiz
Var nusrete imanımız.
...TÜRKÜCÜ DEĞİL ÜLKÜCÜ OLUN...
hacas
Üye
Üye
 
İleti: 93
Kayıt: 18 Oca 2008, 16:26
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti kuzi » 30 Mar 2008, 20:10

Kardeş ben bunu okuyana kadar hastanelik olurum :shock:

Kullanıcı avatarı
kuzi
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
 
İleti: 726
Kayıt: 22 Kas 2007, 21:54
Konum: Ankara
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti Abdurrahman » 13 May 2008, 18:51

Emrah yazdı:Paylaşım için sağolun... ;)

bu alıntı değil. Benim tarih ödevim. ;)
Kullanıcı avatarı
Abdurrahman
Üye
Üye
 
İleti: 125
Kayıt: 30 Kas 2007, 00:19
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0
Notebook markası: HP

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti The Wind » 13 May 2008, 19:52

Abdurrahman yazdı:
Emrah yazdı:Paylaşım için sağolun... ;)

bu alıntı değil. Benim tarih ödevim. ;)

Ben alıntı demedim ki... ;)

Lütfen özel mesajla yardım istemeyiniz.Site kuralları için tıklayınız.
TOSHIBA A200-1AH//PEUGEOT 207 1.6 HDI Premium 90bg
Kullanıcı avatarı
The Wind
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
 
İleti: 2766
Kayıt: 12 Kas 2007, 00:42
Konum: Cote de Ivory
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti kuzi » 13 May 2008, 22:59

Emrah abi hazır burdayken şu konuyu ingilizceye çevirirmisin :P :lol:
Kullanıcı avatarı
kuzi
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
 
İleti: 726
Kayıt: 22 Kas 2007, 21:54
Konum: Ankara
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti The Wind » 14 May 2008, 10:41

yhnujm123 yazdı:Emrah abi hazır burdayken şu konuyu ingilizceye çevirirmisin :P :lol:

Hemen çeviriyorum:p
Lütfen özel mesajla yardım istemeyiniz.Site kuralları için tıklayınız.
TOSHIBA A200-1AH//PEUGEOT 207 1.6 HDI Premium 90bg
Kullanıcı avatarı
The Wind
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
 
İleti: 2766
Kayıt: 12 Kas 2007, 00:42
Konum: Cote de Ivory
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0

Re: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

İleti kuzi » 14 May 2008, 11:10

[gulmek]
Kullanıcı avatarı
kuzi
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
 
İleti: 726
Kayıt: 22 Kas 2007, 21:54
Konum: Ankara
Ettiği Teşekkür: 0
Aldığı Teşekkür: 0


Serbest Bölüm

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir